Siyaset tarihinde ibretlik bir anekdot anlatılır. Mısır devrimi sonrasında Enver Sedat’a o zorlu ve karanlık günleri kastederek cüretkâr bir soru sorarlar:
“Bütün bunlar olurken, siz ne yapıyordunuz?”
Sedat aniden kalabalığa döner ve son derece sert bir üslupla bağırır:
“Kim sordu bu soruyu?!”
Koca salonda buz gibi bir sessizlik olur. Hiç kimseden çıt çıkmaz. Herkes başını öne eğer, korku odayı esir alır. Sedat acı bir tebessümle noktayı koyar:
“İşte gördüğünüz gibi… Ben de o sıra tam olarak bunu yapıyordum; susuyordum.”
Bu hikâye, korkunun insanı nasıl esir aldığını, zulüm karşısında sessizliğin nasıl bir çaresizlik olduğunu anlatır.
Fakat tarih yaprakları 15 Temmuz 2016’yı gösterdiğinde, bu topraklarda o sessizlik yırtıldı. Bizim milletimiz o karanlık gecede o salondakiler gibi susmadı, korkuyla başını öne eğmedi.
Eşi Benzeri Görülmemiş Bir Gece
Türkiye o güne kadar çok darbe, çok muhtıra, çok siyasi kriz gördü. Ancak 15 Temmuz hiçbirine benzemiyordu. Bu, tarihimizde eşi benzeri görülmemiş bir ihanetti.
Çünkü düşman dışarıdan gelmemiş, kendi içimize sızmıştı. Kendi vergilerimizle alınan kendi tanklarımızla ezildiğimiz, kendi semalarımızı korusun diye emanet ettiğimiz kendi savaş uçaklarımızla vurulduğumuz bir geceydi. Üniforma giymiş teröristler, devletin silahını doğrudan asıl sahibine, yani millete çevirmişti.
O gece 251 vatandaşımız şehit oldu, 2 bini aşkın insanımız gazi oldu. Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin iradesinin timsali olan o kutsal çatı, tarihte ilk kez uçaklarla bombalandı. Ama meclis de, millet de eğilmedi.
Namluların Karşısında Etten Duvar
Hesaba katmadıkları bir şey vardı: Bu milletin genlerine işleyen bağımsızlık ruhu. Çıplak elleriyle o geceki adıyla Boğaziçi, bugünkü adıyla 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nde tanklara “dur” diyen, namluların karşısında etten duvar ören bu milleti korkutmayı ve sindirmeyi tarih hiçbir zaman yazmamıştır.
O gece meydanlara dökülenler tek bir kesimden değildi. Partisi, görüşü, inancı ne olursa olsun, sokağa çıkan herkes aynı safta buluştu. Siyasetçisiyle, gazetecisiyle, esnafıyla, öğrencisiyle bu millet o gece tek bir vücut oldu; bu, ihanetin karşısında dikilen ortak bir iradeydi.
O gece, kimsenin “Kim sordu bu soruyu?” diye korkup susacağı bir gece değildi. O gece, Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda o şanlı direnişi başlatan, darbenin seyrini tek bir kurşunla değiştiren Ömer Halisdemir’in gecesiydi. O, sessizliğe gömülmek yerine vatan için şehadete yürümeyi seçenlerin eşsiz sembolü oldu.
Namlunun ucunda durup geri adım atmayanların, kendi tankının önüne yatanların, semaları yaran F-16 seslerini selalarla bastıranların gecesiydi.
Sessizliğin Yırtıldığı Yerde Kalan Emanet
Bugün, o ihanet gecesinin 10. yıl dönümünde, bir kez daha o büyük destanı hatırlıyoruz. Susmayanları, korkmayanları ve vatanı teslim etmeyenleri…
O gece kazanılan şey yalnızca bir darbe girişiminin bastırılması değildi; milletin kendi iradesine, kendi geleceğine sahip çıkma kararlılığıydı. Bu kararlılığı bugün de diri tutmak, o gece nöbet tutanlara verilebilecek en anlamlı vefa borcudur. Çünkü demokrasi, yalnızca tehdit anında hatırlanan bir değer değil, her gün yeniden sahiplenilmesi gereken bir emanettir.
Sedat’ın salonundaki o buz gibi sessizlik, bizim topraklarımızda hiç yaşanmadı; yaşanmayacak da. Çünkü bu millet, sorulan soru karşısında başını eğmeyi değil, namluların önünde dimdik durmayı bilir.
Başta kahramanımız Ömer Halisdemir olmak üzere, bu vatan için gözünü kırpmadan canını feda eden tüm şehitlerimizi rahmetle, minnetle ve dualarla anıyorum. Gazilerimize şükranlarımı sunuyorum.
Ruhları şad, mekânları cennet olsun. Unutmadık, unutturmayacağız.


YORUMLAR